Değerlerimiz ve Ruh Sağlığı

Yazan: Fulya KAYA TEZEL, 15.01.2011


Araştırmalar hem depresyon hem de kaygının şehirli insanın hayatında daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu birçoğunuza hiç de şaşırtıcı gelmeyecektir. Yine de çok aşina olduğumuz bu durumun yine aşina olduğumuz nedenlerini tekrar gözden geçirmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Biliniyor ki stres daha çok şehirli insanın hayatında. Büyük şehirlerde yaşayanlar küçük şehirler ya da kırsalda yaşayanlara kıyasla daha büyük bir koşturmaca içinde. Sabah evden çıktığında trafik koşturmacası içine giren kişi önce işe YETİŞMEYE çalışır. İşyerinde işlerini YETİŞTİRMEYE çalışır. Sonra eve YETİŞMEYE, evde çocuklarına, eşine..... İşte şehir hayatı bir koşturmadan diğerine böylece akıp giden bir döngüden ibarettir çoğu zaman. Ve temel güdü zamanla yarışmaktır. Bu aynı zamanda yaşlanmak anlamına gelir. Önceliğimiz ise hızlı olmaktır. Çünkü yapacak çok şey, gidecek çok yer, bitirecek çok işimiz vardır. Ne de olsa fizikçilerin “göreli” dediği zamanı biz kolumuzda taşıdığımız rakam aralıklarına sığdırabilmişizdir. Evet, büyük şehir insanları daha kaygılı ve daha depresif, çünkü şehirdeki insan zamanla yarışıyor, şehirdeki insanın giderleri daha çok bu yüzden geçim sıkıntısı daha büyük. Hava kirliliği, bilgi kirliliği, su kirliliği daha fazla, beslenmesi daha kötü.

Bu nedenle geçtiğimiz yüzyıl depresyon, 21. yüzyıl ise kaygı/stres çağı şeklinde kabul ediliyor. Çünkü eskiye oranla günümüz değerleri insanları depresyona karşı savunmasız bırakıyor. Bunun aksine bizi depresyondan koruyan değerler ise pekiştirilmiyor. Örneğin kendimizi ve diğerini her şeyden önce insan olduğu için sevmek, hem kendimize hem diğerine değer vermek, affetmek, olumluya odaklanmak, yeteneklerimize odaklanmak, şükretmek, duygularımızı açık ve samimi şekilde yaşamak... Günümüz insanı bunların peşinde değil.Peki neyin peşinde? Başarının, gücün, prestijin ve zenginliğin peşinde....Peki bunlar kötü şeyler mi? Eğer kişinin hayatı bunlara adanmışsa en azından ruh sağlığı açısından cevabım EVET olacaktır.

Temelde yüceltilen şey ise SAHİP OLMAK. Örneğin paraya sahip olmak, güzelliğe sahip olmak, bir sevgiliye sahip olmak, bir eve sahip olmak, bir diplomaya sahip olmak... Bunlarla değer kazanan insan bunları kaybedince sadece sahip olduklarını değil, kendi değerini de kaybediyor, dolayısıyla depresyona giriyor ya da gelecekte bir gün kaybetme korkusuyla kaygılanıyor. Ancak hayat sahip olma değil sadece “olma” halidir. Dolayısıyla kendi benliğimizi somut şeyler üzerine kurguladığımız müddetçe depresyona girme ya da endişeler içinde boğulma riskimiz her zaman çok yüksek olacaktır.

Depresyon ve kaygı düzeyinin toplumdaki genel artışı da bunu destekler niteliktedir. Dr. Robert Leahy'nin belirttiği üzere günümüzde ortalama bir lise öğrencisi 1950'li yıllardaki ortalama bir psikiyatri hastası düzeyinde kaygıya sahip. Bu yüzden psikologlar hem kaygı hem de depresyondaki son 50 yıllık artışın nedenlerini araştırmaya başladılar. Araştırma bulgularına göre bu nedenleden biri de “toplumsal birlik ve bağlılık” daki azalma. Evet, artık daha fazla hareket ediyoruz, daha fazla yer değiştiriyoruz, daha fazla iş değiştiriyoruz ama sosyal ya da manevi topluluklara daha az katılıyoruz. Evlenmeyi daha geç yaşlara erteleme nedeniyle daha uzun süre yalnız yaşıyoruz. Tüm bunlar hayatımızdaki belirsizlik, endişe ve kaygıyı arttırıyor. Diğer yandan artık daha güvenli evlerimiz ve arabalarımız var, geçmişe oranla çok daha konforlu yaşıyoruz, daha kolay ve güvenli yolculuk edebiliyoruz. Ancak şimdi ufukta bir yerde bir felaketin bizi beklediği düşüncesi çok daha baskın. Sürekli kötü haber bombardımanına tutulduğumuzdan genel bir tehlike içerisinde olduğumuz düşüncesi hep zihnimizde.

Manevi olanı değersiz bulan insanın, soyut ihtiyaçlarının verdiği açlıkla somut olana yönelmesi beklendik bir durum aslında. Hayatımızın trajikomik bir drama dönüşmesi belki de bu yanılgıyla başlıyor. Çünkü insanoğlunun arzuladığı hiçbir şey özünde “somut” değildir. Özgürlük, mutluluk, sevgi, güvenlik, huzur... Bunların hiçbiri somut kavramlar değildir. Fakat gittikçe daha fazla dünyasallaşan insan bir sona yaklaştığı düşüncesiyle dünyaya adeta saldırıyor. Kazanç ve kayıplara odaklanmış bir tüccar duruşuyla hayatın sevgi ve özgürlük gibi soyut kavramların tadına varmak olduğunu unutuveriyor.

Son olarak belirtmek isterim ki, tüm bu düşüncelerim bir modern zaman dervişinin ağıtları olmamakla birlikte çıplak gözlem ve deneyimlerden, ayakları yere basan bilim adamlarının araştırmalarından derlenmiştir.

Uzman Psikolog Fulya Kaya Tezel