Mutluluk Tiranlığına Hoşgeldiniz!!

Ekim 2013
Yazan: Fulya KAYA TEZEL

Bir salgınmışcasına etrafımızda dönüp duran bir slogan var: Pozitif ol!
Etrafımızda bize bunu dikte eden bir ordu insan olduğunu söylersem abartıya kaçmış olmam sanırım.
Birçok uzman pozitif düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Hekimler iyimserliğin sağlığımızı geliştirdiğini, daha uzun yaşamamızı sağladığını, hatta felç riskini azalttığını belirtiyor. İK uzmanları optimist çalışanların daha fazla kazandığını ve kariyer basamaklarını hızla tırmandıklarını salık veriyor. Pozitif psikoloji araştırmaları optimist kişilerin daha mutlu olduklarını ve daha fazla arkadaşa sahip olduklarını gösteriyor.
Tüm bunlar; iyimserliğin gücünü fark etmemizi sağlarken, bir yandan da hep mutlu hissetmek konusunda üzerimizde bir baskı yaratıyor.
Öte yandan hızla yayılan ve geniş kitlelerce kısa sürede kabul edilen her doktrin gibi pozitif ol desturu da şimdi sorgulanma devrine girdi. Artık biliniyor ki, hiçbir duygu fuzuli değil ruhumuzda. Bazı duyguları olumsuz diye nitelendirip kaçınmaya çalışan biziz. Bu nedenle aman üzülmeyelim, hayalkırıklığına uğramayalım, acı çekmeyelim kuralları üzerine kurgulamaya çalışırız hayatımızı.

Kemal Sayar'ın çok güzel bir tespitle “mutluluk tiranlığı” olarak tariflediği bir salgın bu. Popüler kültüre sinmiş bu inanca göre hiç bir anımız sıkıntılı olmamalı, hep ağzımız kulaklarımızıda yaşamalıyız. Oysa insanın derinleşebilmesi ve kendi hakikatini bulması için zaman zaman acı, üzüntü, hayalkırıklığı da yaşaması gerekir. Bunu en güzel Şems özetliyor, Şems diyor ki “Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir”

Bu noktada ironik bir duruma, mutsuzluktan kaçınmanın karamsar bir yoluna değinmek istiyorum. Buna “duygusal garanticilik” eğilimi diyebiliriz. “Aman ben kendimi en kötüsüne hazırlayayım da hayal kırıklığına uğramayayım, iyi olursa zaten sevinirim “ zihniyeti. Ancak işler böyle yürümüyor. Maalesef duyguların hazırlığı olmuyor.

Demem o ki, gelecekteki olası bir durumun duygusal provasını yapamaz insan. Yani, bugünkü üzüntümüz ya da tasamız örneğin gelecek hafta yaşayabileceğimiz bir olayın üzüntüsünü azaltmaz. Örneğin; tıbbi tetkiklerimiz istediğimiz gibi çıkmadı. Aklımıza kanser hastalığı geliyor. “Ben kendimi en kötüsüne (bu durumda kanser) alıştırayım da şok olmayayım. Dr. eğer öyle olmadığımı söylerse ne ala, zaten sevinirim” düşüncesi sağlıklı değildir. Çünkü bu durumda bir haftamızı kanser hastalığına dair endişe ve üzüntüyle geçiririz, ancak olur da korktuğumuz başımıza gelirse gerçekle yüzleştiğimiz an daha az üzülmeyiz. Kaçınmaya çalıştığımız şok ve üzüntüyü yine aynı şekilde yaşarız. Sonuç olarak fazladan 1 hafta daha üzülmüşüzdür. Üstelik korktuğumuzun başımıza gelmeme olasılığı da var. Eğer dr. sağlıklı olduğumuzu söylerse boşu boşuna üzülmüş olacağız. Üstelik tüm bunları hayal kırıklığı yaşamamak adına yapmışızdır. Ancak bu çok korkup kaçtığımız hayalkırıklığı belki de beklediğiniz kadar yıkıcı olmayacaktır, belki ufak bir sarsıntı yaratıp gidiverecek sadece. Gittiğinde ardında daha güçlü birini bırakarak.

INCITY Dergisi EKİM 2013 SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.